

İyi Hissetmek: Sonraki Nesillere Mirasımız
Hayata nasıl başlanacağı insanın kendi seçimi değildir. İçine doğulan kültür, şartlar, aile ve içinde büyüdüğümüz anne, karakterimiz kadar hayatın temel belirleyici unsurlarıdır.

Tükenmişlik Sendromu: Yorgunluğun Ötesinde
Bazen hayatın ritmi yoğunlaşır ve kendimizi yorgun hissedebiliriz. Bazen de bu yorgunluk, dinlenmeyle bir türlü geçmeyip zaman içinde derinleşebilir, enerji ve motivasyonun azalmasına neden olur ve yaşamdan alınan keyfi azaltır. Bu durum sıkça “yoğunluk” ya da “geçici bir durum” olarak görülse de, aslında tükenmişlik sendromunun ilk işaretleri olabilir.

Dövüşmek: Bir De Bu Açıdan Bakalım
Dövüşmek en temel tabiriyle, canlıların ya korunmak ya da ele geçirmek için, fiziksel performanslarına dayanan üstünlük kurma çabasıdır. Birçok hayvan türü dövüşme içgüdüsü ile doğar. Bu içgüdü, çocukluk çağında oyuna dönüşür.

İnsan Olmanın Gerekliliği: Sosyal Bağlar
Teknolojinin hayatımıza girmesi ve sosyal medyanın gündelik yaşamda merkezi bir rol üstlenmesiyle birlikte, sosyal ilişkilerimiz insanlık tarihinde belki de hiç olmadığı kadar zayıflamış durumda. Daha fazla bağlantımız var ama bu bağlantıların derinliği, sürekliliği ve güven hissi giderek azalıyor. İnsanlar birbirine daha kolay ulaşıyor ama birbirine daha az temas edebiliyor.

SIBO; yani ince bağırsak bakteriyel aşırı çoğalması. Normal şartlarda kalın bağırsakta yaşayan bakterilerin, ince bağırsakta kontrolsüz bir şekilde çoğalması sonucu oluşan bu rahatsızlık; şişkinlik, gaz, karın ağrısı, kabızlık ya da ishal gibi pek çok semptomla kendini gösteriyor.

Wellness ve Kilo Kontrolü
Kilo verme süreci uzun yıllardır çoğunlukla “daha az ye, daha çok hareket et” yaklaşımıyla ele alınıyor. Beslenme ve egzersizin kilo kontrolündeki rolü tartışmasız büyük. Ancak bu iki başlığı sürecin tamamı gibi görmek, kilo verme girişimlerinin çoğu zaman zorlayıcı ve sürdürülemez olmasına sebep oluyor.

Obezite, toplumda çoğu zaman yalnızca irade eksikliği ya da öz disiplin sorunu olarak ele alınıyor. Bu yaklaşım, obeziteyle hiç mücadele etmemiş bireylerin, içinde olmadıkları bir bedene ve yaşamadıkları bir sürece dair kolayca fikir üretme ve yargıda bulunma alışkanlığından kaynaklanıyor. Oysa bu çıkarımlar ne bilimsel açıdan yeterli ne de insani açıdan adil.

40 yaşını geçen pek çok kadının hayatında benzer bir sahne yaşanıyor.
Daha önce kilosuyla, yağ oranıyla ya da bedeniyle ciddi bir mücadelesi olmamış kadınlar bile özellikle bel çevresinde belirgin bir değişim fark etmeye başlıyor. Karın bölgesi daha kolay doluyor, pantolonlar belden sıkıyor, aynadaki görüntü tanıdık gelmiyor.

Kadın bedeninde yağ dokusu yalnızca estetik bir unsur değildir. Üreme sistemi, hormon dengesi, beyin fonksiyonları ve metabolik güvenlik yağ dokusuyla doğrudan ilişkilidir. Buna rağmen özellikle fitness kültüründe düşük yağ oranı çoğu zaman “ideal sağlık” göstergesi gibi sunulur. Bilimsel veriler ise bu eşitliğin her zaman doğru olmadığını gösterir.
